Peki, senin bahanen ne?

“Dinle, aşağılara yönelmenin, aşağılara inmenin, derinlikleri aramanın iyi olduğunu da yine ırmaktan öğrendin.” ― Hermann Hesse, Siddhartha

Girişimcilik dendiğinde aklınıza gelen ilk şey nedir? Bana göre girişimcilik belirli ürün ve/veya hizmetleri satmak için yeni bir yol veya yöntem bulmayı amaçlayan bir faaliyet olarak tanımlanabilir. Bu fikirlerin mutlaka yeni tasarlanmış veya daha önce hiç görülmemiş icatlar olması gerekmez.

Önceki tecrübelerime dönüp baktığımda, memleketimden Zennit gibi 35 mm film kullanan birkaç eski kamera alıp onları İstanbul ve Berlin’e getirerek iki katına sattığımı hatırlıyorum. Gördüğünüz gibi yeni bir şey icat etmemiştim. Muhtemelen analog fotoğraf makineleri ile ilgileniyor olmam yeterli olmuştu çünkü popülaritesinin gün geçtikçe arttığını biliyordum; bu yüzden biraz ticaret yapabilme fikriyle adeta aydınlanmıştım. Sonrasında bu küçük ticaret bana en sevdiğim hobimi sürdürmek için yeterli parayı sağladı.

Tam şu anda, o zaman neler yaptığımı anlıyorum. Teorik bilgimin bile olmadığı bir şeyi başarmıştım. EYE programı kapsamında İzmir’de olduğum bu süre içerisinde ticaretin yapılması zor bir şey olmadığını fark ettim; aksine insanların mevcut satın alma alışkanlıklarını ya da süregelen genel eğilimlerini bilmeniz ticaret yapabilmeniz için yeterlidir. Bu yüzden kendi kendime ‘İzmirlilerin toplumlarını benzersiz kılmak için neyi başarmaya, icat etmeye, sunmaya ve kullanmaya çalıştıklarını keşfedelim ve görelim’ dedim. Bu sadece benim için değil, benimle çalışmakta olan yerel halk için de büyük bir sürprizdi.  Darağaç mahallesinde olan bu büyüleyici yere de bir bakın; eskiden bir sanayi bölgesi olan bu yer şimdilerde sanat ve özel-klasik araba tamir atölyelerinin bir merkezi. Ayrıca, “sanat ve tasarım yoluyla semtinle bağ kur” çağrıları oldukça merak uyandırıcıydı; bu yüzden biz de ilk elden gidip görmek istedik.

Bu insanlar; araba tamircileri ve yerel sanatçılar (ressamlar, DJ’ler, heykeltıraşlar) daha iyi bir sosyal çevre yaratmak adına bir araya gelip bu alanı yeniden düzenlemişler. Faaliyetleri, kaçınılmaz olarak, tanınmış taze meyve satıcılarının bu dar sokaklara gelerek girişimcilerin aralıksız çalışan beyinlerine yakıt sağlamasına yol açmış. Tıpkı, her köşede görebileceğiniz ve Türklerin günlük hayatının vazgeçilmez iki unsuru olan çaycı ve fırıncılar gibi.

Tabi bunları anlatması kolay. Arka planda kim bilir ne büyük miktarda fedakarlık, mücadele ve insanların neredeyse vazgeçmelerine ramak kaldığı anlar vardır. İş planımı yazarken ben de neredeyse pes etmeme neden olabilecek bir sorun yaşadım. Planladığım derginin satış tahminlerinin başabaş noktasını hesaplayamadığım için neredeyse üç hafta süren büyük bir mücadele vermem gerekti. Sorun, dergimin dijital olacağı ve dolayısıyla basımla ilgili maliyetlere tabi olmayacağı gerçeğinde yatmaktaydı. Ancak taviz vermedim ve çözüme ulaşmak için ileriye yönelmeye; internetin derinliklerine inmeye karar verdim. Sonrasında, yaptığım işi neredeyse bırakmama sebep olacak bu sorunu çözen akademik bir makaleye ulaştım. Bu makale bir üniversite profesörü olan Josko Lozic’in iş planımı yazmaya başlamadan sadece birkaç ay önce yayınlanmış olan “Dergi endüstrisinde sıfır maliyet-‘Yeni’ dergi endüstrisinde maliyet paradigmasının değiştirilmesi” adlı çalışmasıydı.

Yazımı kısaca her ne kadar korkutucu olursa olsun hayal etmeye başlayarak ve planlayarak bilinmeyenin içine dalmanızı tavsiye ederek bitirmek istiyorum. Ancak bu şekilde mücadele etmeyi ve olgunlaşmayı başarabilirsiniz.

Peki, başlamamak için senin bahanen ne?

Dipnot: Depeche Mode’un “Dream on” şarkısı aklıma geldi, özellikle de şu dizeleri:

Tereddüt etmek için zaman yok
Acı hazır, acı bekliyor
Bizi terbiye etmeye hazır bir şekilde.


Vladimir Jovanovski
Düzenleme: Alley Coveney

Peki, senin bahanen ne?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön