Türkiye’deki Geçirdiğim İlk Ay…

Herkese merhaba, benim adım Mattes Eickhoff ve Pi Gençlik Derneği’nde gönüllüyüm. Eylül ayının sonundan itibaren diğer iki Alman gönüllü olan Toni ve Chris ile birlikte İzmir’de yaşıyor ve çalışıyorum. Bu yaptığım gönüllülük projesi için, gelecek yıl Eylül ayına kadar, yani toplam bir yıl boyunca burada olacağım.

18 yaşındayım. Almanya’nın Hamburg eyaletine bağlı bir bölge olan Bergedorf’ta büyüdüm. Liseyi geçtiğimiz yaz bitirdim. Okul eğitimimin son iki yılında sanat ve tarih uzmanlaştım. Özellikle Tarih beni çok etkiledi. Herkes için adil, eşit ve daha iyi bir gelecek inşa etmenin tek yolunun geçmişten ders almak olduğunu hissediyorum. Boş zamanlarımda bol bol spor yapıyorum. Futbol ve tenis oynamayı, kayağa gitmeyi seviyorum ve kısa süre önce kickboksa başladım.

Henüz üniversitede ne okuyacağıma ya da nerede çalışacağıma karar veremedim. çünkü olası tüm seçeneklerden bunaldım. Güçlü yönlerimi ve bana neşe veren şeyleri bulmama yardımcı olacak, yeni bir bakış açısı edinmem gerektiğini hissettim. Türkiye’de bir yıl, bu bakış açısını bulmam için bir fırsat gibi görünüyordu. Dernekte çeşitli kulüpler düzenlerken ve bir şeylerin üzerinde çalışırken, güçlü yanlarımı keşfedebiliyor ve işimde kullanabiliyorum. Bu tam da benim aradığım şey ve beni mutlu ediyor. Aşağıdaki metinle, buradaki hayatımın tipik bir gününe seni yanımda götürmek istiyorum:

Günüm, Chris’in çalar saatinin üçüncü kez çaldığını duyduğumda ve o çoktan kahvaltısını hazırlamaya koyulmuşken başlıyor. Muhtemelen bu mısır gevreği oluyor. Aslına bakarsanız her zaman mısır gevreğidir. Yataktan kalkıp banyoya gitmek için mücadele ediyorum. Henüz uyanamadığımı hissediyorum ve bir gece öncesinde izlediğimiz Game of Thrones bölümü de hâlâ kafamda oynuyor. Hızlı olmam gerektiğini biliyorum, çünkü duşumuz, masaj yapan ılık bir akıntıdan bir saniyede dondurucu bir buz banyosuna dönüşebilecek tuhaf bir şeye sahip. Kahvaltı aramak için mutfağa koştuktan sonra, Chris dostane ama aceleci bir tonla vapura yetişmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Evde hiç yiyeceğimiz olmadığını anlayınca her birimiz birer avuç çiğdemle vapur iskelesine koşuyoruz. Her sabah çarşı boyunca koşan üç yabancıyı görüp kafası karışan polisleri selamlıyorum. İzmir’in diğer tarafına geçtiğimiz feribot yolculuğu, günü bir süreliğine durdurup, mola verebilmek için zamanımın olduğu an oluyor. Nazik ekim güneşi yüzümde parıldadığında, sisli şehir manzarasını izleyebilir ve geçen haftaların ne kadar çılgın geçtiğini düşünebilirim. Ofise girmeden önce binanın önündeki kafede çalışan ve buralarda çayın en güzelini yapan Emir ile kısa bir sohbet yapıyoruz. Asansöre binerken telefonuma bakıyorum ve mentorum Talha’dan gelen mesaja bir göz atıyorum. O her zaman nasıl olduğumu kontrol ediyor ve ihtiyacım olan her şeye sahip olduğumdan emin oluyor. Ofiste çalışan herkesi selamladıktan sonra odamıza geçiyoruz ve ben de ertesi gün gerçekleşecek İngilizce Konuşma Kulübü için materyalleri hazırlıyorum. Çoğu zaman, işlerini halletmek için 20 metre yükseklikte akrobatik hareketler yapmaktan korkmayan pencerenin hemen dışındaki inşaat işçileri nedeniyle dikkatim dağılıyor. Ya da Toni arka planda Yoga&Meditasyon sınıfımız için yeni yoga hareketlerini uygularken Chris bana çok ilginç ama pek kullanışlı olmayan gerçekleri anlatıyor. Toni vejeteryan olduğu için de her öğle yemeği molası vejeteryan yemekleri satan bir Türk restoranı bulma arayışına dönüşüyor. Ama her zaman bir orta yol buluyoruz ve eğer şanslıysam gittiğimiz mekan iskender de satıyor. Favori yemeğim! Ofise dönüyoruz ve Toni ile birlikte fotoğraf atölyesine başlıyorum. Her zaman olduğu gibi, katılımcılar oldukça kibar ve egzersizleri yapmak için istekliler. Atölyeyi bitirdikten sonra herkes ofisten birlikte çıkıyor. İlk iş geçen hafta bana öğrettiği Türkçe kelimeyi soran Chris’in mentörü İlayda ile buluşuyorum. Bundan sonra ne yapacağımız hakkında asla çok düşünmek zorunda kalmıyorum. Birilerinin her zaman bir planı vardır. Alsancak’ta yemek yiyoruz ve deniz kenarında çimlere oturuyoruz. Çiğdem yiyoruz ve pamuk şeker satan adam “En güzel aşklar, pamuk şekerle başlar” şiiriyle bana pamuk şeker aldırmaya çalışıyor. Vapura binip Karşıyaka’ya dönüyoruz. Ev yolunda, önümüzdeki tüm pastane sahiplerine bakarak geçerken günün mücadelesi başlıyor. Onlar bomba istediğimizi biliyor, biz bomba istediğimizi biliyoruz. Ama bu zihinsel savaşı kazanıyoruz ve eve dönüyoruz. Kendimi sonunda kirli çamaşırlarımı çamaşır makinesine atıp dişlerimi fırçalamaya zorladıktan sonra yatağa giriyorum ve bir saniye sonra uyuyakalıyorum.

Hiçbir gün bir diğerine benzemiyor. Her sabah tam olarak ne göreceğimi ve ne yapacağımı bilmeden uyanıyorum. Tipik bir günümü tarif etmenin ne kadar zor olduğunu oturup kağıda dökerken fark ettim. Her gün beni tekrar tekrar şaşırtıyor. Her dakika çok fazla şey oluyor. Ama kesin olan bir şey var: günümü hiçbir şeyle değiştirmek istemem.

Türkiye’deki Geçirdiğim İlk Ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön