Bu son blog yazısı kesinlikle burada geçirilen 9 ayın sonucu olarak yankılanacak. Bir hafta içinde artık Karşıyaka’dan Pasaport’a feribotla geçmeyeceğim; son aylarda defalarca yaptığım gibi. Onun yerine, artık Çeşme’ye arkamı dönüp, rotamı Yunanistan’ın Sakız Adası’na, ardından İtalya’ya ve sonunda Fransa’ya çevireceğim.

Türkiye’den ayrılmak, ona arkamı dönmek anlamına gelmiyor. Aksine daha çok zihnimde (ve bedenimde ‘kolumda dövmeli küçük 35’e merhaba’) sonsuza dek yer edecek zengin bir geçmiş deneyiminin bakış açısını benimsemek anlamına geliyor.

Alsancak’ta Kordon’da otururken — Türklerle ilk ve en güzel karşılaşmalarımızdan biri olan bu yerde — kendime sürekli şunu söylüyorum: İşte bu, İzmir’i dünyanın kavşak noktası haline getiren şey. Bir yanda dağlarla uzanan, diğer yanda deniz tarafından kemirilen, karşı karşıya dikilmiş rengârenk kuleleriyle, ortasında ise Türk bayraklarıyla yaşayan, voleybol oynayan gruplarla, gün batımında flört eden genç çiftlerle dolup taşan bir kordon var.

İzmir, hatta daha geniş çerçevede Türkiye, bir yapboz gibi birçok farklı hayatın bir araya geldiği bir yer ama şaşırtıcı bir şekilde, bu kadar yoğun nüfuslu bir şehir için oldukça huzurlu bir şekilde yaşanıyor. Bu metropolde dikkat çeken şey, insana küçük bir kasaba hissi vermesi; komşunu tanıdığın, şehrin seslerini ve manzaralarını duyabildiğin bir yer gibi hissettirmesi.

Kaderler, bir deneyim süresince kesişip iç içe geçiyor. Kim tahmin edebilirdi ki Avrupa’nın öbür ucunda yollarımız kesişecek, üstelik bazılarımız kilometrelerce yakında yaşarken birbirimizi hiç tanımıyorduk bile? Ve bazen, kişisel etkinliklerimizde ya da atölyelerde, ortak ilgi alanlarına sahip, dilimizi bilen, yaşadığımız şehri tanıyan başka insanlarla tanışıyoruz. Kurulu köprüler var, kurulması gerekenler de… ama hepsi var olmayı hak ediyor.

Son 2-3 ayda, gönüllüler arasında, mentorlarla ve bazı atölyelere katılanlarla köprüler kurma fırsatı bulduk. Atölye çalışmaları genel olarak benzer şekilde ilerlese de Karşıyaka gibi yeni yerler veya Konak’ın güneyi gibi farklı bölgeleri keşfetme şansı yakaladık; ayrıca iftar sırasında yemek dağıtmak gibi yeni etkinlikler de denedik. Ezan sesi duyulup oruç açıldığında, zamanın adeta askıya alındığı o anlar… Atölyelerin çoğu küçük çocuklarla oldu, ancak özellikle Konak’ın güneyinde kadınlarla tanışmak ve sohbet etmekten büyük keyif aldım. Her durumda, Türk kültürünün yeni bir yönünü keşfettim. İlk başta mutlaka anlayamadım, ama bu deneyimler bana Türkiye’de geçirdiğim 9 aya bambaşka bir bakış kazandırdı ve bu ülkenin kültürü hakkında daha fazlasını öğrenme fırsatı sundu.

Yapbozum belki tamamlanmış değil, ama onun derin güzelliğini kavrayabildim ve Türkiye’nin tek bir hali olmadığını, birçok Türkiye olduğunu anlayabildim. Bu fark, ister manzaralarda, ister yöresel lezzetlerde, ister burada yaşayan insanlarda kendini göstersin…

Manzaralar açısından, birkaç gönüllüyle birlikte Ankara, Konya ve Kapadokya’ya gitme fırsatım oldu. Elbette gözlerimiz için bir şölen gibiydi ama aynı zamanda Konya’da (semazenlerle ilgili) ve Ankara’da (Anadolu’da yaşamış farklı medeniyetler hakkında) gördüklerimi ve deneyimlediklerimi de çok takdir ettim. Bayram zamanı diğer gönüllülerle birlikte yaptığımız Fethiye gezisi ise sevinç ve paylaşım açısından bir zirveydi.

Keşfedilen yerlerin, öğrenilen hikâyelerin ve kurulan iletişimlerin uzun bir listesini yapabilirim, ama en önemli olan bu değil. Türkiye çok güzel bir ülke; o kadar çok olasılık barındırıyor ki… Ve insanları da adeta birer elmas. (Fransızca’da insanlar için “nugget” diyoruz ama bu İngilizce’de anlamını yitiriyor… yani Rihanna’nın dediği gibi: “Shine bright like a diamond!”).

Bu blog yazısını, ama aynı zamanda bu gönüllülük hizmetini de, işte bu notayla sonlandırmak istiyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.