Ayşegül’ün Vietnam Yolculuğu
Hayatım boyunca hep yeni şeyler deneyimlemeyi, farklı kültürleri keşfetmeyi, anlamlı hikayeler biriktirmeyi hayal etmiştim. Bu hayal beni Türkiye’den Vietnam’a kadar getirdi. Vietnam’daki ilk günümü çok iyi hatırlıyorum 9 Eylül’dü ve doğum günümdü. Yeni yaşıma daha önce hiç gitmediğim bir ülkede girdim. O akşam doğum günümü Vietnam’da henüz birkaç saat önce tanıştığım insanlarla kutladım. O zamanlar her ne kadar birbirimizi tanımıyor olsak da gerçekten beni sevgiyle karşılayan yeni bir aile bulduğumu hissettim. Bu yolculuğa heyecan, gerginlik ve çeşitli duygularla başladım. Daha ilk adımımda bu güzel ülke beni kollarını açarak karşıladı.
İlk haftalarım sürprizlerle doluydu. Vietnam’ın yağmur sezonunun tam ortasına gelmiştim ve genellikle burada yağmur sağanak şeklinde yağar ama hayat da akmaya devam eder. İnsanlar arkalarında süper kahraman pelerinleri gibi uçuşan rengarenk yağmurluklarına sarılıp, motosikletleriyle sel basan sokakları geçmeye devam ediyorlar. Vahşi ve güzel bir manzara.
O esnada kaldırımda durmuş karşıya nasıl geçeceğimi anlamaya çalışıyordum. Yerellerin yöntemini anlamam birkaç günümü aldı: trafiğin durmasını beklemiyordunuz, sadece yavaşça ve kendinizden emin bir şekilde yürüyor, tıpkı 50 tane scooter ile güvene dayalı düşüş yaparcasına. Aslında büyükannem görse bu sokaklardan geçmeme izin vermezdi haha. Neyse, bu yöntem işe yarıyor ve artık profesyonel gibi geçiyorum!
Buraya sürdürülebilirlik ve topluluk gelişimi odaklı bir İnsani yardım projesiyle geldim. Son on ay içinde çocuklara ve gençlere İngilizce öğretmenliği yapma fırsatım oldu. Diğer gönüllü arkadaşlarımla beraber çevresel sorunlara yönelik kültürlerarası atölyeler, takas etkinlikleri ve farkındalık aktiviteleri düzenledik. Ayrıca Agent Orange’dan etkilenen engelli insanlarla çalışma fırsatım oldu ve bu da bana bu konunun ardındaki tarihi daha derinlemesine anlama imkânı tanıdı. Burada bazı günler öğretmenlik, bazı günler Vietnam kahve yapımı kursunda barista olarak çalışmak gibi birçok farklı rol üstlendim.
Ve bazı günler de bazı şehirlerde düzenlenen büyük bir İngilizce konuşma yarışmasında jüri üyeliği yaptım ve buna bayıldım. Bu projenin bana birçok şeyi deneme ve daha fazlasını keşfetme alanı veriyor olmasını çok sevdim. Ve bu farklı rolleri keşfederken, yavaş yavaş etrafımdaki hayata da kendimi kaptırdım. Şehir daha en başından heyecan verici biçimde kaotik ve canlıydı. Durmak bilmeyen korna sesleri ve her köşede pişen yemeklerin cızırtısı, insanlar her gün parklarda dans ediyor, yaşlılar esneme hareketleri yapıp şarkı söylüyor. Her yerde karaoke yapıyorlar üstelik kulağa nasıl geldiğini bile umursamıyorlardı.
İşte o zaman buradaki insanların gerçekten yaşadığını fark ettim. Sıradan anları kutlamaya çeviriyorlardı. Müzik, yiyecek ve insan bağlantılarıyla dolu olan yaşamları basit ve canlıydı. Ve bir şekilde bu ritmin içinde olmak benim de ağırdan almayı ve ufak şeylerden zevk almayı istememi sağladı ki şu anda da bunu yapmaya çalışıyorum.
Fakat her şeyden önemlisi bu yolculuğu unutulmaz yapan şey insanlardı. Bu yıl aldığım en büyük hediye bu yolda tanıştığım insanlar oldu. Birlikte yaşadığım gönüllü arkadaşlarım, bütün CSDS personelleri, öğrencilerim ve de hikayelerini, kahkahalarını, hatta anılarını paylaşan yerel dostlarım. Yani burada hayatıma dokunan insanlar. Bu kişiler kalbimde bir yer edindiler, onlardan çok fazla şey öğrendim ve arkadaşlıkları için gerçekten minnettarım.
Ayrıca bütün bu büyümenin ve bağların yanı sıra… Yiyecekler de vardı. Bir sürü güzel yiyecek.