İstanbul bir zamanlar Konstantinopolis İzmir ise Smyrna’ydı Varış saatimiz geçti. Artık buraya tamamen alıştım tıpkı evimde gibiyim. Genelde böyle olduğunda çoğu kişi her günün birbirinin aynısı olduğunu, günlük yaşantısının heyecandan yoksun olduğunu ya da sıkıcılaşmaya başladığını düşünebilir. İzmir’deki
gönüllülüğüm için aynısını söyleyemeyeceğim. Bizden ikinci raporumuzu yazmamızı istediklerinde çok şaşırmıştım, nasıl yani şimdiden mi? Son blog yazımı yazalı daha dün değil miydi? Tekrardan şunu söyleyebilirim: burada o kadar çok şey yaşandı ki yaşadıklarımı özetlemek imkânsız gibi geliyor. Her gün beraberinde başka bir sürpriz getiriyor. Her haftanın sonunda ardıma baktığımda hiçbir şeyin planlandığı gibi gitmediğini ama yine de çok olaylı bir hafta olduğunu görüyorum.
Aralık ayında Giovanna’yla bir haftalığına İstanbul’a gittik. Sultanahmet Meydanı’na gelip Ayasofya’yı görene kadar etrafımızı çevreleyen bu büyüleyici tarihin farkına varmıştım. Binlerce yıl öncesindeki insanlarla aynı sokaklarda yürüyor olmanın verdiği heyecanı bilir misiniz? Ya da şu anda durduğunuz yerlerde kimlerin yaşadığını ve yitip gittiğinin merakını? İstanbul tarihle dolup taşan bir şehir. Başlangıçta Bizans olarak bilinmesinin ardından, İmparator Büyük Konstantin tarafından Doğu Roma imparatorluğu’nun başkenti ilan edildiği zaman Konstantinopolis adını aldı. 1453’te Osmanlı tarafından
fethedilerek imparatorluklarının kalbi haline geldi. Her ne kadar 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla başkent Ankara’ya taşınmış olsa da İstanbul ülkenin kültürel ve tarihi merkezi olarak kaldı.
Buraya bayıldık! İşte bir metropol böyledir. İstanbul bütün o insanlarıyla, ışıklarıyla ve görüntüsüyle bana evimi, Berlin’i hatırlattı. İnanılmaz bir şekilde yapılacak ve görülecek çok fazla şey vardı. Orada gördüğüm camiler çok güzeldi; her gün bir tanesine rastlıyordum. Daha önce hiç camiye gitmediğimi düşünürsek, gerçekten hayran kaldım ve orada dinleri hakkında bize çok şey anlatan birçok hoş kadınla da tanıştık. Giovanna bu deneyimden fazlasıyla etkilendi. Gio’nun yıllardır hayalini kurduğu Saint Levant konserine gittik (çok havalıydı!). Hayatımın en güzel zamanını geçirdim oradan ayrılmak çok üzücüydü.



Uzun zamandır beklediğin bir yolculuğun ardından bittiğine bir süre üzülürsün değil mi? Böyle hisseden tek kişi ben değilim. Ardından Noel zamanı geldi ve ben evime hasret kaldım çünkü (şu an anlam veremediğim sebeplerden ötürü) Almanya’ya geri dönmemeye karar vermiştim. Sürekli olarak burada, İzmir’de olan her şeyi evde olsa nasıl olurdu diye karşılaştırıp durdum: Apartmanımız nasıl süslenirdi, mağazalarda hangi şarkılar çalardı, hangi gelenekleri uygulardık? Noel atmosferini oluşturmak için çok çabaladım. Kurabiye
pişirdik, Noel filmleri izledik ve biraz süsleme yaptık ama çoğu zaman rol yapıyordum. İçten içe tek isteğim annemin bana sarılmasıydı. Noel’den önceki hafta biraz çılgına döndüm. Ciddi manada sadece eve dönebilmek
için gereğinden pahalı bir bilet alıp rastgele havaalanlarında uzun süre bekleme ihtimalini düşündüm. Ama sonunda gönüllüler gurubumuzla birlikte çok güzel bir akşam geçirdim. Hatta yıllar sonra geçirdiğim en iyi Noellerden biriydi. Bazen bir şey
sırf normalde olduğundan farklı olacak diye kötü olduğu sonucuna varmamak lazım.
2025 yılı sona erdi ve hep birlikte 2026’yı karşıladık. Deniz kenarına hiç atılmayacak havai fişekleri seyretmeye gitmiştik. Onun yerine insanlar tıpkı Disney ‘in Rapunzel filmindeki gibi gökyüzüne dilek fenerleri bıraktılar. Ocak ayı benim için asla bitmeyecekmiş gibi hissettirdi. Hem çok şey oldu hem de
hiçbir şey olmadı. Arkadaşlarım nasıl olduğumu sorduğunda, fark ettim ki şaşırtıcı bir şekilde kendimi artık normal hissediyordum. Ama oldukça aktif biri olduğumdan sürekli bir şeyler yapma ihtiyacı duyuyorum ve
bir şey yapmıyorsam zamanımı boşa harcadığımı düşünmek gibi kötü bir huyum var. Bu yüzden rutinimi kırmak için bazı günübirlik geziler yaptım ve etkinliklere katıldım: Çok soğuk ama güneşli bir günde Manisa’ya gittim ve orada çok tatlı yaşlı insanlarla tanışıp onlarla okey oynadım; Göztepe’de sanat galerilerine gittim, birlikte bowling oynadık, bir arkadaşımız bizi Türk kahvaltısına davet etti (gerçekten
harikaydı), Gio’yla birlikte Sasalı’ya gittik ayrıca bir kına gecesine ve bir Türk düğününe misafir olma şansım oldu. Bir Türk düğününe katılmak, buraya ilk geldiğim günden beri deneyimlemek istediğim bir şeydi ve beklediğimden de iyi geçti. Almanya’daki düğünlerden çok farklıydı çünkü özel adetler, danslar, bir sürü insan ve özel kıyafetler vardı. Kutlamalar sırasında herkes bana çok sıcak ve nazik davrandı, kendimi gerçekten de aralarına dahil edilmiş hissettim.
Ayrıca tabii ki iş açısından da hayat durmadı; yani biraz durdu ama önümüzdeki ay sabırsızlıkla beklediğim yeni projeler başlayacak. Ocak ayında ofis saatlerine başladık ki dürüst olmak gerekirse buna pek ayıldığım söylenemez. Durumdan pek memnun olmadığım için bu konuda bazı görüşmeler yaptım ancak sınav dönemleri veya tatiller sebebiyle birçok atölye iptal edildi. Bu benim için biraz sinir bozucuydu ama hiçbir şey yapmadık da denemez. Demokrasi atölyesinde başka bir lisede toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine bir çalışma yaptık. Gençlerin bakış açılarını görmek ve daha erken yaşta bu kadar cinsiyetçi zihniyetlerle karşılaşmak bizim için ilginçti. Ayrıca Shayen ve Oliphie, karton, battaniye ve çöp poşetlerinden İzmir’deki sokak kedileri için evler yaptığımız “sıcak patiler” atölyesini hayata geçirdiler. Son olarak bu ay Alman Kültür Gecesi de gerçekleşti ve bizce oldukça başarılıydı. Sunumlar yaptık, oyunlar oynadık ve bolca yemek pişirdik.


Bu blog yazısının sonuna gelirken, geçtiğimiz birkaç ayda sayısız deneyim yaşadığımı ve arkadaşlıklarımın derinleştiğini söyleyebilirim. Burada hiçbir şey yaşanmaması imkânsız gibi hissettiriyor; her zaman olup biten bir şeyler var. Ve iyisiyle kötüsüyle, her şeyi olduğu gibi kabul ediyorum.