Avrupa Dayanışma Programı (European Solidarity Corps) kapsamında Pi Gençlik Derneği’nde gönüllü olarak çalışmak üzere İzmir’e geldim. Başlıca görevlerim, katılımcıların samimi ve rahat bir ortamda yabancı dil pratiği yapmalarını desteklemek amacıyla İngilizce ve Fransızca konuşma kulüpleri düzenlemekti. Kâğıt üzerinde oldukça basit görünen bu faaliyet, uygulamada benim için son derece zengin ve öğretici bir kültürlerarası deneyime dönüştü.

Bir konuşma kulübü, dil öğrenmenin çok ötesinde bir anlam taşıyor. Burası aynı zamanda insanların özgüven kazandığı bir ortam. Haftalar geçtikçe, başlangıçta tek bir cümle kurmakta zorlanan bazı katılımcıların beş cümleden oluşan hikâyeler anlatabildiğini, farklı konular üzerine tartışabildiğini ve hatta yabancı bir dilde espriler yapabildiğini görmek benim için oldukça etkileyiciydi.

Hem benim hem de katılımcıların en çok keyif aldığı etkinliklerden biri küçük münazaralardı. Uygulaması oldukça basitti. Örneğin, “Kedi sevenler sağ tarafa, köpek sevenler sol tarafa geçsin.” diyordum. Ardından sınıf iki gruba ayrılıyor ve tartışma kendiliğinden başlıyordu. Etkinliğin eğlenceli bir kuralı da vardı: Eğer bir katılımcı karşı tarafın argümanlarından gerçekten etkilenirse, takım değiştirebilir ve tartışmaya diğer grubun bir üyesi olarak devam edebilirdi.

Bir diğer çok sevilen etkinlik ise tiyatro tarzındaki kısa rol yapma çalışmalarıydı. Katılımcılardan bazen yurt dışında yolunu kaybetmiş ve yardım arayan bir turisti, bazen de daha önce kimsenin görmediği yeni bir ürünü satmaya çalışan bir pazarlama uzmanını canlandırmalarını istiyordum.

Bazı gruplarda ise birkaç öğrenci bana gelecek yıl da burada olup olmayacağımı sordu. Henüz bunun kesin olmadığını söylediğimde ise biraz üzüldüler. Basit gibi görünen bu soru, aslında aramızda zamanla ne kadar güçlü bağlar kurulduğunu gösteriyordu.

Konuşma kulüplerinin dışında, ortaokul ve lise öğrencileriyle demokrasi ve çocuk hakları atölyelerine katılma fırsatı da buldum. Bu çalışmalar, hem atölyeleri hazırlarken hem de uygularken diğer uluslararası gönüllülerle ekip olarak çalışmak için oldukça güzel bir deneyimdi.

Bu atölyeler, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışını ve çocuklara verilen değeri simgeleyen, Mustafa Kemal Atatürk tarafından çocuklara armağan edilen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı döneminde gerçekleştirildi. Bu sayede, çocukların ve gelecek nesillerin toplumdaki önemini daha yakından gözlemleme fırsatı buldum.

Atölyelerde tanıştığım gençler beni gerçekten şaşırttı. Sınıflara girmeden önce onlara daha çok bilgi aktaracağımı düşünüyordum. Oysa çoğu zaman asıl öğrenen kişinin ben olduğunu fark ettim. Birçok öğrenci hakları ve sorumlulukları konusunda oldukça bilinçliydi. Bazıları ise düşüncelerini son derece etkileyici ve özgüvenli bir şekilde ifade edebiliyordu. Hatta birkaç kez, onların bu konularda kendi yaşlarındaki Fransa’daki hâlimden daha donanımlı olduklarını düşündüğümü hatırlıyorum.

Böyle deneyimler bana kültürel değişimin hiçbir zaman tek taraflı olmadığını bir kez daha gösterdi.

Bu yılın en güzel anılarından bazıları sınıflarda değil, doğa yürüyüşlerinde yaşandı. Saatler süren yürüyüşler, kişisel hedeflerimiz, seyahat deneyimlerimiz, aile hikâyelerimiz, kültürel farklılıklar ve gelecek planlarımız üzerine yaptığımız derin sohbetlere doğal bir zemin hazırladı. Günün sonunda hepimiz fiziksel olarak yorulmuş ama zihinsel olarak yenilenmiş hissediyorduk. Hatta herkes bir sonraki doğa yürüyüşünün ne zaman yapılacağını sormaya başlıyordu. Sanırım bunun, bir etkinlik düzenleyen kişi için alabileceği en güzel geri bildirim olduğunu söyleyebilirim.

Bazı katılımcılar ise doğada gerçekleştirilen bu etkinliklerin günlük rutinlerini kırdığını ve şehir gürültüsü ile kalabalığın içinde, kafelerde yapılan sohbetlerden çok daha farklı bir deneyim sunduğunu dile getirdi. Gerçekten de doğada kimse içeceğini bitirdikten sonra kalkmak zorunda hissetmiyor; trafik, kalabalık ya da şehir hayatının koşuşturması dikkati dağıtmıyor. Sadece doğayı izliyor ve attığınız adımların sesini duyuyorsunuz. Katılımcılar da bu sayede sohbetlerin çok daha derinleştiğini ve kendilerini daha huzurlu hissettiklerini söylediler.

Geriye dönüp baktığımda, sanırım hiçbirimiz bu yürüyüşü tek başımıza tamamlayamazdık. Ama birlikte bunu başardık. Zor geçebilecek bir gün, gönüllülük deneyimim boyunca tanık olduğum en güzel ekip çalışması örneklerinden birine dönüştü. Üstelik çok da eğlenceliydi!

Yağmurlu ve zaman zaman soğuk geçen kışın ardından sonunda bahar geldi ve sanki bir gecede bütün şehri değiştirdi. Parklar aileler ve arkadaş gruplarıyla dolup taştı, her yerde piknik yapan insanları görmek mümkün oldu. Akşamlar uzadı; şehir daha canlı ve daha sosyal bir atmosfere büründü. İzmir’de en sevdiğim şeylerden biri de insanların kamusal alanları gerçekten yaşamalarının bir parçası hâline getirmesiydi. Bu alanlardan sadece geçip gitmiyor, vakit geçiriyor, sosyalleşiyor ve günlük yaşamlarının doğal bir parçası olarak kullanıyorlardı.

Bu süreçte günlük hayatın içinde kurduğum iletişimler, dil değişim etkinlikleri ve sayısız Anki bilgi kartı sayesinde Türkçe öğrenmeye de devam ettim. Aylar geçmesine rağmen hâlâ yeni ifadeler ve deyimler keşfediyorum. Bazılarının ise başka bir dile birebir çevrilmesi neredeyse imkânsız. Dilin tam da bu çevrilemeyen yönleri benim en sevdiğim anlar oldu. Çünkü bu ifadeler, her dilin kendine özgü düşünme biçimini ve kültürel bakış açısını yansıtıyordu.

Gönüllülüğün ötesinde, bu yıl benim için aynı zamanda olağanüstü bir keşif yolculuğuna dönüştü.

Antik Yunan tarihi ve Akdeniz uygarlıkları her zaman ilgimi çeken konular oldu. Türkiye’nin batısında yaşamak, bu ilgimi daha da geliştirebilmem için bana eşsiz bir fırsat sundu. Gönüllülük projemin sonunda İzmir’de toplam 42 hafta geçirmiş ve 47 antik Yunan kenti ya da arkeolojik alanı ziyaret etmiş olacağım.

Bunu önceden planlamamış olsam da, farkında olmadan haftada ortalama birden fazla antik alan gezmiş oldum.

Ziyaret ettiğim yerlerin bazıları dünyanın dört bir yanında tanınan ünlü antik kentlerdi. Bazıları ise denize bakan birkaç beyaz taş kalıntısından ibaret, daha az bilinen yerlerdi. Doğanbey’deki renkleriyle dikkat çeken Roma Jeotermal Hamam Kalıntıları gibi doğal jeolojik oluşumlarla iç içe geçmiş arkeolojik alanları da görme fırsatı buldum.

Tüm bu deneyimler sayesinde Ege’ye bakış açım tamamen değişti. Artık birbirinden ayrı ülkeler görmek yerine; coğrafya, ticaret, göç hareketleri ve yüzyıllar boyunca süregelen ortak tarih tarafından şekillendirilmiş, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir bölge görmeye başladım.

Bu farkındalığı kazanmamda Yunan adalarının da çok önemli bir payı oldu.

Biraz daha açıklayayım. İzmir çevresindeki kıyılara her gittiğimde, karşı kıyıda Yunan adaları bana adeta göz kırpıyordu. Özdere ve Kuşadası’nın karşısında Sisam, Ayvalık’ın karşısında Midilli, Çeşme’nin karşısında ise Sakız Adası uzanıyordu. Havanın durumuna göre bazen ufukta silik birer gölge gibi görünüyor, bazen de berrak Ege ışığında denizin üzerinde süzülüyormuşçasına şaşırtıcı derecede yakın hissediliyordu. Aylar boyunca onları Türkiye kıyılarından izledim. Sonunda merakıma yenik düştüm.

Böylece Sakız, Midilli ve Sisam adalarını ziyaret etme fırsatı buldum. Bu adalar hem İzmir’e hem de genel olarak Türkiye’ye aynı anda hem çok yakın hem de çok uzakmış gibi hissettirdi. Yakındılar; çünkü coğrafya, plajlar ve dağlar birbirine oldukça benziyordu. Ama daha da önemlisi, insanlar birbirine çok benziyordu. Günlük alışkanlıklar, el hareketleri, misafirperverlik, insanların görünüşü, uzak köylerdeki küçük kafelerin atmosferi ve hatta yemekler bile bana büyük benzerlikler taşıyormuş gibi geldi. Buna karşılık din ve dil farklılıkları ile Yunanistan’ın Avrupa Birliği üyesi, Türkiye’nin ise üye olmaması iki ülke arasında belirgin bir ayrım oluşturuyordu.

Bu adalardan döndüğümde, Türk arkadaşlarımla iki toplum ve iki kültür arasındaki bu yakınlığı paylaştım. Belki de bu, insanları birbirine biraz daha yakınlaştırmaya yönelik küçük bir çabamdı. Ekonomik ve sosyal ilişkilerin sahip olabilecekleri potansiyelin gerisinde kalmasını gerçekten üzücü ve kaçırılmış bir fırsat olarak görüyorum. Ege Denizi, birbirinden çok uzak halkları ayıran devasa bir okyanus değil; birçok noktada komşuları birbirine bağlayan dar bir deniz geçidi gibi hissettiriyor. Bu düşüncelerimi Türk arkadaşlarımla paylaştığımda bazen güzel tartışmalar yaşandı, bazen de hep birlikte güldük. Ama bunları her zaman içtenlikle dile getirdim.

Yunan adalarını ziyaret ederken, Türkiye’de altı aydan uzun süredir günlük hayatımda yaşayamadığım küçük bir lüksü de yeniden deneyimledim: tekrar domuz eti yemek.

Anadolu ile Ege arasındaki bu bağı bana en iyi hissettiren gezi ise Datça Yarımadası’na yaptığım yolculuktu.

Marmaris’in batısında yer alan Datça Yarımadası’nın en ucunda, bir arkadaşımla birlikte Knidos Antik Kenti’ni ziyaret ettim. Yolculuğun kendisi bile sanki haritanın son noktasına gidiyormuş hissi veriyordu. Bir yanı denizle çevrili, diğer yanı dağlarla büyük şehirlerden ayrılmış ve karşısında sayısız Yunan adası bulunan Knidos, bana Anadolu’nun bir parçasından çok, yanlışlıkla kıtaya bağlanmış uzak bir Yunan adası gibi hissettirdi. Yolunuz düşerse mutlaka görmenizi tavsiye ederim.

Böyle anlar, coğrafya ve kimlik hakkındaki yerleşmiş düşüncelerimi sürekli sorgulamama neden oldu.

Elbette yaptığım tüm seyahatler arkeoloji odaklı değildi.

Bu süreçte çok daha basit ama benim için çok değerli bir şeyi de yeniden keşfettim: kamp yapmak.

En keyif aldığım hafta sonlarının bazılarını Karaburun Yarımadası çevresinde geçirdim. Kısa sürede kendime en sevdiğim rutini oluşturdum: Uyanmak, doğruca denize yürümek, kahvaltıdan önce yüzmek, duş almak ve ardından açık büfe kahvaltının tadını çıkarmak. Üstelik kahvaltıda yediğim zeytinlerin bir kısmı, çadırımı kurduğum ağaçlardan toplanıyordu.

Yazımı, şimdiye kadar yeterince bahsetmediğim bir konuya değinerek bitirmek istiyorum. Türkiye’de birçok insan için ekonomik koşulların zorlayıcı olduğu bir dönemde bile hiç değişmeyen çok değerli bir özellik var: insanların eğlenmeye, gülmeye ve neşeyi paylaşmaya olan isteği. Bunu, neredeyse her ortamda insanlarla iletişim kurmanın en doğal yolu olarak gördüm. Otobüs beklerken, bir kafede ya da restoranda otururken, karaoke yaparken veya bir atölye sırasında sohbet ederken… Gülümsemek ve birlikte kahkaha atmak her zaman hayatın bir parçasıydı. Sanırım Türkiye’de en çok sevdiğim özelliklerden biri de buydu.

Türk dostlarıma söylemek istediğim tek şey var: Lütfen bunu hiç değiştirmeyin!

Not: Türkiye’deki hayvanlar da gerçekten çok eğlenceli.

Paul Bacquet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.