Denizli gezisi, yazın bitişi, günübirlik turlar ve o ilk alışma telaşı derken; Türkiye yavaş yavaş çehresini değiştirmeye başladı. Kasım ve aralık ayları fark ettirmeden çıkageldi ama gelirken yanlarında hiç beklemediğim bir duyguyu da beraberlerinde getirdiler: Evde hissetmek… Ya da en azından, buna oldukça yakın bir şey. İzmir artık bir dekor olmaktan çıkıp günlük hayatımın bir parçası haline geldi. Sokaklar artık sürekli tetikte olmayı gerektirmiyor, toplu taşıma günlük bir hayatta kalma mücadelesi gibi hissettirmiyor.

Şehrin kaosu kendi içinde bir mantığa büründü; benim de artık üzerine çok fazla soru sormadan kabullendiğim bir mantık bu. Bu evde hissetme durumu, kendini çok spesifik ve ufaktan da olsa endişe verici yollarla belli etmeye başladı. Bomba yemek de hala rutinimin bir parçası, artık gelip geçici bir hevesten çok yaşam tarzına dönüştü. Ve ne ara oldu bilmiyorum ama çay “ev” gibi hissettirmeye başladı. Öyle egzotik ya da ilginç falan değil. Hatta “zamanla alıştım” dediğim bir şey de değil. Tanıdık işte.

O an anlıyorsun ki muhtemelen başın belada. Derken… İstanbul devreye girdi. Konstantinopolis değil (oralara hiç girmiyoruz), bildiğimiz İstanbul… Gürültülü, kaotik, insanı yutan cinsten ama bir o kadar da zıtlıklar içinde kusursuz bir dengeye sahip. Net olarak şunu söyleyebilirim ki şu ana kadar Türkiye’de şu ana kadar yaşadığım en iyi gezi deneyimiydi. Yerebatan Sarnıcı, Sultanahmet, Ayasofya… Hepsinin bıraktığı his bambaşkaydı. Öyle “vay be, yapıya bak ne güzel” hayranlığından öte; “İnanamıyorum ama şu an yaşadığım hayat bu, bu benim gerçeğim” dedirten bir histi. İstanbul’un derdi anlaşılmak değil, iliklerine kadar hissedilmek ti . Ve işte ben de her zerresini hissettim. İzmir’e döndüğümde ise hayat kaldığı yerden devam etti. Yeni atölyeler başladı; özellikle de şu Kadın Merkezi’ndekiler… İnsanın aklına kazınan; derinlikli, gerekli ve bazen insanı en doğru yerden sarsan o sohbetlerin yapıldığı türdendi. Kısa bir süre sonra, insani yardım ekibiyle of is çalışmaları yapmaya başladım, yavaş yavaş “kibarca gözlemlemekten” “gerçekten yararlı olmaya” geçtim, bu da kişisel bir başarı gibi hissettirdi.


Ardından Aralık ayı geldi, davetsiz ama kaçınılmazdı. Noel biraz silik görünüyordu, oraya ait olup olmadığından emin değildi. Ailemden uzak olmak acı vericiydi — inkâr edilemez şekilde acı tatlı bir Noel’di. Ama aynı zamanda beklenmedik şekilde güzeldi de. Karşıyaka’da ekip arkadaşlarımla sıfırdan doğaçlama, sıcak ve tatlı bir karmaşa içinde Noel atmosferi yaratmayı başardık. Ve tüm bunları bir arada tutan şey; sevgi ve paylaşılan atıştırmalıklardı. Benim Noel’im değildi ama gerçekti ve bu kadarı yeterli.


Şimdi, her şey yerli yerinde. Artık merhaba ve teşekkürler ‘in ötesine geçtim. Türkçem her ne kadar hala yapım aşamasında olsa da çaba, niyet ve ara sıra başarılı bir cümleler var. Ortada bir iletişim var. Küçük, sessiz anlarda geliyor olsa bile aidiyet var.
Kış geldi. Soğuk ve gerçekti. Ve bu biraz utanç verici bir şeyi kabul ettiğim kısım: her şeye rağmen kalplerimiz sıcak kalıyor. Her ne kadar başlangıçta her şey yeni ve ezici gelse de artık tanıdık geliyor.
Bir zamanlar sadece kıyısında köşesinde dolanırken artık tam kalbinde yaşıyorum. Artık İzmir her gün beni sınamıyor, kendine has dürüstlüğü ve karmaşasıyla, yalnızca bana eşlik ediyor. İşte buradayım. Yaşıyorum, öğreniyorum… Ufak tefek hatalar yapıyor ve küçük zaferleri kutluyorum. Bir turist değilim. Ve artık buraların yabancısı da sayılmam. Sadece zamanla ve beklediğinin aksine ikisi arasında kendine bir yer edinmiş birisiyim.
