Türkiye, ilk bakışta bana hiç uygun olmayan bir yer gibi görünmüştü. Şehrin her köşesinde özgürce dolaşan kedilere alerjisi olan ve her yerde dönercilerle çevrili bir vejetaryen olarak buraya alışmanın zor olacağını düşünüyordum. Buna rağmen yeni bir şehre taşınmak, yeni insanlarla tanışmak ve yeni yerler keşfetmek her zaman en sevdiğim şeyler oldu. Bu yüzden tüm bunları yeniden deneyimleme fırsatı bulacağım için çok heyecanlıydım.
İlk günlerim, şehri tanımaya, evime yerleşmeye ve en önemlisi önümüzdeki iki ayı birlikte geçireceğim harika insanlarla tanışmaya odaklanarak geçti. İlk kez İzmir sokaklarında yürümek, küçük dükkânları keşfetmek, sayısını bile hatırlayamayacağım kadar çok farklı yerde Türk kahvesi ve çay içmek bana büyük keyif verdi. Farkına bile varmadan şehrin dört bir yanında kendime ait favori mekânlar edinmiştim. Ofise vapurla gitmeye, yol boyunca şarkı söyleyen ve müzik yapan insanları dinlemeye, çarşının hareketli atmosferine ve tüm bu canlı hayatın bir parçası olmaya kısa sürede alıştım.
Günlerimi yerel halkla birlikte dil konuşma kulüpleri düzenleyerek, onlardan ilham alarak ve kendi deneyimlerimi onlarla paylaşarak geçirdim. Ayrıca çeşitli atölyeler yürütme fırsatı buldum ve yaygın eğitim yöntemlerine olan tutkumu hayata geçirebildim. Boş zamanlarımda ise Türkiye’de geçirdiğim her anı en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştım. Bölgedeki müzeleri ziyaret ettim, dolmuşlara binerek çevredeki farklı yerleri keşfettim ve bu güzel ülkede geçirdiğim zamanın her dakikasını dolu dolu yaşamaya özen gösterdim.
Ayrıca, gönüllüler için düzenlenen varış eğitimi kapsamında Sivas’a gitme fırsatı da yakaladım. Orada geçirdiğim üç gün, Türkiye’deki deneyimimin en unutulmaz anlarından biri oldu. Bu yolculuk sırasında Türkiye’nin farklı şehirlerinden ve dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen gönüllülerle tanışmak, bende yeni yerler keşfetme isteği uyandırdı. Sadece bir hafta sonra kendimi onları ziyaret etmek için Şanlıurfa’ya giden bir uçakta buldum.
Şanlıurfa’da, bazıları tarafından “tarihin sıfır noktası” olarak adlandırılan Göbeklitepe’yi ziyaret ettik. Yaklaşık 12 bin yıl önce yaşamış uygarlıkların izlerini görmek gerçekten büyüleyiciydi. Üzerlerinde farklı hayvan figürlerinin işlendiği T biçimindeki taş yapıların önünde durup, bu insanların yaşam biçimlerini ve bu yapıları hangi amaçla inşa ettiklerini hayal etmek tarif edilmesi güç bir deneyimdi. Bunun yanı sıra Şanlıurfa’nın günlük yaşamını yakından tanıma ve bölgenin eşsiz mutfağını keşfetme fırsatı da bulduk.
Bu yolculuk sayesinde Türkiye’nin birbirinden oldukça farklı iki yüzünü görmüş oldum ve her iki deneyim de benim için son derece değerliydi.
Türkiye’nin dört bir yanında keşfedilecek o kadar çok şey var ki… Anlamaya değer birbirinden farklı yaşam biçimleri ve bakış açıları, öğrenilecek zengin ve çok katmanlı bir tarih, hayranlık uyandıran doğal güzellikler ve tanışmaya değer sıcakkanlı insanlar…
Şimdi buradan ayrılırken geriye dönüp baktığımda, iki ayın bu güzel ülkeyi gerçekten tanımak için sadece bir başlangıç olduğunu hissediyorum. Türkiye’nin sunduğu zenginliklerin ancak küçük bir kısmını keşfedebildim.
Sonuç olarak, Türkiye’de sadece uyum sağlamayı başarmakla kalmadım; burada geçirdiğim zamandan gerçekten büyük keyif aldım. Uzaktan bakıldığında kedilerin ne kadar sevimli ve ilgi çekici olduğunu, Türk mutfağının ise kebaptan çok daha fazlasını sunduğunu keşfettim. İzmir’de geçirdiğim bu güzel günler benim için her zaman çok özel kalacak ve bu şehir, hayatımın unutulmaz bir parçası olarak daima kalbimde yaşayacak.