Herkese merhaba arkadaşlar ya da burada her gün sık sık söylediğim şekliyle “Dzień dobry”. Genelde çok fazla Lehçe bilmediğim için, özellikle İngilizce bilmeyen insanlara karşı “Dzień dobry” deyip gülümsüyorum.
Sizlere Polonya’daki gönüllülük sürecimden bahsetmek istiyorum. Ben ESC hakkında ilk kez, Ege Üniversitesi’ndeki ESC seminerine gelen Pi Gençlik Derneği sayesinde bilgi sahibi oldum. Üniversite 1. sınıfından beri gönüllülük yapmak aklımdaydı. Ancak uzun dönemli bir projeye gitmek istiyordum ve bu nedenle mezun olduktan sonra gitmenin benim için daha uygun olacağını düşünüyordum. Üniversitenin son senesinde Pi Gençlik Derneği içerisinde gözlemci gönüllülük yaptım. Yurt dışına giden gönüllülerle sohbet edip bunları raporladım. Bu süreçte hangi ülkenin nasıl olduğunu öğrenme fırsatım oldu.
Ocak ayında projelere başvuru yapmaya başladım fakat bir süre dönüş alamadım. Ağustos ayında en yakın arkadaşım, kendisinin de iki sene önce gittiği projenin linkini attı ve ilgileniyorsam başvurmamı söyledi. Tabii ki çok istiyordum. Hemen Europass CV’mi yolladım ve mülakata davet edildim. Mülakatım çok güzel geçti ve ekim ayında başlayacağımı söylediler. Ben de hemen vizeye başvurdum. Bu komplike süreçte Pi Gençlik Derneği, her zaman detaylı e-postalarla ne yapmam gerektiğini çok güzel açıkladı.
Ekimde Polonya’ya geldim. Otobüste, dilini hiç anlamadığım insanların konuşmasını duymak beni ilk başta çok gerdi. Neyse ki otobüsten indikten sonra beni karşılamaya mentörüm Peter geldi ve bana günlük hayat hakkında harika bilgiler verdi.
Benim gittiğim okul, özel çocukların eğitim gördüğü bir okuldu. O nedenle ilk başta “Beni severler mi?”, “Nasıl anlaşacağız?” gibi çekincelerim vardı. Ama ertesi gün okula gittiğimde tüm çocuklar çok heyecanlı ve meraklıydı. Önce Peter beni sınıfa tanıttı, sonra çocuklarla oyunlar oynadık. Ben okuldan çıkarken de çocuklar sarılmaya geldi. İşte o an anladım ki okulda onlarla bağ kurabilmem için dil bilmem gerekmiyor; sadece gülümsemem ve sevgi vermem yeterliymiş.
Okulda beni çok mutlu eden birçok an yaşadım. Çocukların benim için resimler çizip vermesi, kendi yaptıkları bileklikleri hediye etmeleri ve bazen sadece gelip sarılmaları günümü güzelleştiriyordu. Birlikte akıllı tahtada ders yapıp oyun oynadığımız zamanlar da paha biçilemezdi. Bazen aynı dili konuşamasak bile birlikte eğlenebiliyor, gülüyor ve güzel vakit geçirebiliyorduk. Bu da bana iletişim kurmak için her zaman kelimelere ihtiyaç olmadığını bir kez daha gösterdi.
Bu süreçte birçok şey öğrendim. Bunlardan biri de okul dışında Polonyalılarla anlaşmanın genel olarak biraz zor olduğu. Bazen onlara gösterdiğim çeviri ekranını bile okumak istemiyorlar. Ama çocuklarla durum hiç öyle değil! Çocuklar için bir sarılma bile çok şey ifade ediyor. Kendileri bana gelip “tłumaczenie, tłumaczenie” (çeviri, çeviri) deyip telefonumdan çeviriyi açmamı istiyorlar ve hemen iletişime geçmiş oluyoruz.
Okuldaki birkaç etkinlikten daha bahsetmek istiyorum. Dzień Świętego Mikołaja (Aziz Nikolas Günü) gününde Peter ve diğer İngilizce öğretmeni Thomas ile bir dans koreografisi hazırladık. Sonunda tüm çocuklar bize katıldı ve onlara çikolata ile şekerler dağıttık. Okulda ayrıca bir dans yarışması düzenlendi. Biz de Peter’la açılış dansı olarak Tarkan eşliğinde sahnede yerimizi aldık. Çocuklara motivasyon olması açısından harika bir etkinlik oldu.
O gün kalbime çok dokunan bir olay yaşandı: Küçük sınıflardan Łukasz, kızlarla beraber dans edecekti ve çok stresliydi. Bu, yüzünden çok net belli oluyordu. Ben de o sırada video çekiyordum. Bana baktığında ona elimle “tamam” işareti yapıp gülümsedim; o da bana gülümsedi. Hatta o an videoda bile belli oluyor. O noktada, bu çocukların hayatlarına ne kadar dokunduğumu çok daha iyi fark ettim. Bazı çocuklar bana, benden iki sene önce gelen arkadaşımın ismiyle sesleniyordu. Çünkü birbirimize çok benziyoruz ve onu hâlâ çok seviyorlar. Umarım beni de günün birinde o şekilde sevgiyle hatırlarlar.
Okuldaki anların yanı sıra Arrival Training ve Mid-Term Meeting etkinliklerine de katıldım. Burada, Polonya’nın dört bir yanında gönüllülük yapan diğer gençlerle tanışma fırsatım oldu. Avrupa’nın farklı köşelerinden gelmiş olsak da hepimiz aynı amaç için orada bulunuyorduk.
Projeden kalan zamanlarımda bir sürü Avrupa ülkesini ve şehrini gezme fırsatım da oldu. Ev arkadaşım ve aynı zamanda projedeki ekip arkadaşımla hafta sonu Gdańsk’a gittik. Noel tatilinde ise rotamız Paris, Brüksel ve Amsterdam’dı. Paris’in meşhur kruvasanlarından denedim, Brüksel’de bol bol waffle yedim. Amsterdam’da yılbaşı döneminin büyüleyici atmosferini ve şehrin dört bir yanındaki havai fişek gösterilerini izlemek tek kelimeyle harikaydı.
Daha sonra Prag, Viyana, Bratislava ve Budapeşte’yi gezdik. Prag’da en sevdiğim şeylerden biri geleneksel trdelník tatlısını yemek oldu. Viyana’daki kocaman porsiyonlu schnitzellerden bahsetmiyorum bile! Paskalya tatilinde İtalya’ya gittik; Verona’da makarna ve tiramisu workshopuna katıldım. Hem İtalyan mutfağını yakından tanıdım hem de kendi yaptığım yemekleri tatmak çok keyifliydi. Almanya’da yaşayan en yakın arkadaşımı ziyaret etme imkanım da oldu. Okulda 8. sınıfların sınavları olduğu ve okulun tatil edildiği dönemde ise Barcelona ve Madrid’e gittik. Barcelona’da plajda yüzmek çok güzel bir deneyimdi. Ayrıca günübirlik olarak Kraków ve Wrocław gibi Polonya’nın tarihi şehirlerini de gezme fırsatı buldum.
Ve son olarak şunu söylemek istiyorum: Bazı insanlar gönüllülüğü “boş bir şey” olarak görüyor. “Ne yapacaksın bir yıl boyunca?”, “Eğitimine ya da kariyerine bir faydası var mı?” gibi sorular soruyorlar. Ama bence gönüllülük, kesinlikle herkesin hayatında en az bir kez deneyimlemesi gereken bir şey. Bu dokuz ay boyunca çok şey öğrendim, yeni yerler gezdim, farklı kültürler tanıdım ve en önemlisi küçüklük hayalim olan mesleği kısa süreliğine de olsa deneyimleme fırsatı buldum.