Gönüllülüğün Ötesinde: Gana’nın Bize Öğrettikleri
BLOGUMUZA HOŞ GELDİNİZ!
Biz Paola ve Lucía; 2024-2025 döneminde Gana’daki SASID projesine katılan iki İspanyol gönüllüyüz. Buradaki deneyimlerimize geçmeden önce, size biraz kendimizden bahsetmek ve bu maceraya neden katılmayı seçtiğimizi paylaşmak istiyoruz.
Ben Paola, Eylül 2024’te Gana’ya ilk varan kişi bendim. Şimdi ise projemin bitmesine yalnızca birkaç hafta kaldı. 24 yaşındayım ve İspanya, Endülüslüyüm. Hukuk okudum ve şu anda Göç ve Dış İlişkiler alanında uzmanlaşarak insan hakları üzerine yüksek lisans yapıyorum. Birkaç yıl önce ilgi duymaya başladığım Kuzey Afrika kültürüne tam anlamıyla aşık oldum. Bu merakım Batı Afrika hakkında daha çok şey öğrenmek istememe sebep oldu ve beni buraya, Gana’ya, ilk gönüllülük projeme getiren şey de tam olarak buydu. Şu anda bile yeni yerler ve yaşam stillerini keşfederken hala aynı heyecanı duyuyorum.
Ben Lucia, buraya bazı lojistik sorunlar sebebiyle tam bir buçuk ay geç geldim ve bu yüzden burada birkaç ay daha kalacağım. 26 yaşındayım, ben de Endülüslüyüm ve Modern Diller, Kültür ve İletişim okudum. 4 yıl önce mezun olmamla birlikte, bu büyük ve büyüleyici dünyadaki yerimi bulmak için seyahat ediyordum. Eğitim ve sanata olan tutkum ve dünyanın farklı yerlerindeki insanların farklı kültürlerle nasıl yaşadığına, düşündüğüne ve kendilerini ifade ettiklerine dair derin bir ilgim var. Buraya gelmeden önce de gönüllülük yapmıştım fakat bu benim şimdiye kadar katıldığım ilk uzun dönemli proje.
SASID PROJESİ
SASID gönüllüleri olarak Gana’ya geldiğimizde somut etki yaratacak bir girişime katıldığımızı düşünüyorduk. Proje, Merkez Bölgesi’nde yer alan Asikuma yakınlarındaki küçük bir köy olan Kuntanase’de yürütülmekte ve resmî olarak sürdürülebilir kalkınma, eğitim, sağlık hizmetleri ve gençlerin güçlendirilmesi yoluyla topluluğu desteklemeyi amaçlayan bir gönüllülük programı olarak tanımlanmaktaydı. Ve proje tanımına göre gönüllülere çok çeşitli faaliyetlere katılma fırsatı sunulmaktaydı.
Yine de buraya geldiğimizde fark ettik ki işler tam olarak sandığımız gibi değilmiş. Her ne kadar sonsuza kadar bizimle kalacak güzel anılar ve dersler çıkarmış olsak da organizasyon eksikliğinden ne yapacağımızı bilemediğimiz, kendimizi kaybolmuş hissettiğimiz anlara kadar uzanan zorluklarla da karşı karşıya geldik. Durum böyle olsa da bu deneyimler de öğrenme yolculuğumuzun bir parçası haline geldiler ve buna minnettarız.
GANA’DA YAŞAM: UYUM, KÜLTÜR VE SÜRPRİZLER
Deneyimin en zorlayıcı yanlarından biri köydeki günlük hayata uyum sağlamaktı. Kovayla duş almaktan aylarca gaz olmadan yaşamaya kadar her gün bize yeni bir şey öğretti. Gana’da hayat farklı bir şekilde ilerliyor: Her şey daha yavaş, programlar daha farklı ve esnek. Yerel halk bizi sıcak bir şekilde karşılıyor, ancak evden her çıktığımızda “obroni” (beyaz yabancı) diye çağrılmaya, sürekli sorulara ve istemeden de olsa ilgi odağı olmaya da alışmak zorunda kaldık. Bir süre sonra, yavaş yavaş ortama uyum sağlamayı, insanları düzgün bir şekilde selamlamayı (‘Rica ederim’ demeyi — daha bir şey söylemeden önce bile — ve her cümlenin sonuna ‘lütfen’ eklemeyi) ve hayattan rahatça zevk almayı öğrendiğimiz barizdi. Ve tabii ki yemekleri unutmamak gerekir. Jollof ya da kızarmış pilavın yanı sıra yer fıstığı çorbasıyla servis edilen fufu ve okra yahnisiyle banku gibi yemekler favorilerimiz oldu; ama sınırlı seçenekler nedeniyle çoğu gün erişte, yam ya da sade pilav yemek zorunda kaldık.
KÜLTÜREL KEŞİFLER VE GÜNDELİK MERAKLAR
Bu deneyim yanında git gide günlük hayatımızın bir parçası haline gelen pek çok küçük kültürel şoku ve sürprizi de beraberinde getirdi. Alışmamız gereken şeylerden biri insanların bir yerlere nasıl gittiğiydi. “Trotro” denilen, gayri resmi toplu taşıma otobüsleri gibi çalışan paylaşımlı minibüsler kullanıyorlar ve belirli bir tarife ve resmi duraklar olmadan, sadece şoförün yardımcısı (mate) tarafından yapılan yüksek sesli bağırışlar ve bolca sıkışma var. Başta bu bizim için oldukça kaotik bir tür macera olsa da zamanla üstesinden geldik hatta sonradan keyif bile aldık. Ayrıca Ganalıların günün çok çok erken vakitlerinde uyandıklarını fark ettik. Rutinlerine çocuklar dahil sabahın 4 ya da 5’i gibi başlıyorlardı. Sabahlar aktivitelerle doluydu ve bize disiplini ve güne bir amaçla başlamayı öğrettiler.
Günlük zorluklardan bir diğeri de su taşımaktı. Evimizde şebeke suyu olmadığı için suyu kendimiz taşımak zorundaydık. Yakındaki bir kuyuya yürümemiz, “pans” denilen büyük leğenleri doldurup eve kadar kafamızın üstünde taşımamız ve evdeki büyük depo kovasına doldurmamız gerekiyordu. Her ne kadar fiziksel olarak zahmetli bir deneyim olsa da hep bize bahşedilmiş olduğunu düşündüğümüz suya kolay erişebilmenin kıymetini anlamamızı sağladı. Hediyelik eşyalara ve beğendiğimiz küçük şeylere gelince, ikimiz de kesinlikle yanımızda eve götüreceğimiz bir şeyler bulduk.
Birimiz Gana kültüründe derin bir anlam taşıyan, kadınlığı ve güzelliği temsil eden renkli bel boncuklarına aşık olmuşken diğeri de sokaklarda satılan, genellikle ter silmek için kullanılan klasik ve renkli mendillerin hayranı oldu.
GANA’YI GEZERKEN BİZDE İZ BIRAKAN YERLER
Hafta sonları ya da izin günlerimizde Gana’nın farklı bölgelerini keşfetme fırsatı bulduk ve bu anlar, dürüst olmak gerekirse tüm deneyimin en unutulmaz anlarından biriydi. İlk gezilerimizden biri Volta Bölgesi’neydi ve Amedzofe’deki Ote Waterfalls’u ziyaret ettik. O gün trafik çok yoğun olduğundan oraya ulaşmamız saatler sürdü ve bu deneyim biraz travmatik oldu. Yine de buna değdi çünkü kendimizi dağların arasında muhteşem bir manzarayla karşı karşıya bulduk. Çevre topluluktaki günlük rutinlerimizden huzurlu ve ferahlatıcı bir kaçışmış gibi hissettik. Mart ayında deneyimlerimizin geri kalanı için oldukça anlamlı bir yer olan Cape Coast’a gittik. Sahile ve manzaraya bayıldık. Her ne kadar sömürge döneminden kalma kalelerde gezmek ve ülkenin kölelik tarihi hakkında bilgi edinmek duygusal ve ağır bir deneyim olsa da Gana’nın geçmişini ve direncini anlamak için gerekliydi.
Ayrıca, Ganalı bir arkadaşımızın misafirliğinde (bize şehri ve yerel plajlarını gezdirdi) Takoradi’de de zaman geçirdik. Bu bizim için tipik turistik gezilerden daha samimi ve gerçek hayata daha yakın, çok özel bir deneyimdi. Bir diğer kısa ama güzel şey ise Gana’nın en eşsiz festivallerinden biri olan Aboakyer Festivali’ni deneyimlediğimiz Mayıs’taki Winneba’ya kaçamağımızdı. Şehrin harika bir havası vardı. Eğlendik, güzel yemekler yedik ve plajın tadını çıkardık. Kumasi’yi o kadar çok sevdik ki iki kez gittik. Şehrin enerjisinin yoğun ve hareketli olmasıyla birlikte Batı Afrika’nın en büyük açık hava pazarı olan Kejetia Pazarı’nda Gana’nın günlük yaşamının gerçek bir temsilini görebiliyorduk. Renkler, gürültü, insanlar ve kaos… bunaltıcı ama büyüleyiciydi.
Çok farklı bölgeleri keşfetme fırsatımız da oldu. Birimiz Kuzey Bölgesi’ne giderek safari yaparak doğal güzellikler ile yaban hayatı açısından zengin ve daha kırsal bir Gana’yı deneyimledi. Bu esnada ikimiz de başkent Accra’ya birkaç kez gitme fırsatı bulduk ve şehir kısa sürede favori yerlerimizden biri hâline geldi. Canlı atmosferine, gece hayatına ve geleneğin modernlikle harmanlanışına bayıldık.
Gittiğimiz her yerde yeni yeni şeyler deneyimledik, anlatacak hikâyeleri olan insanlarla tanıştık ve geri dönerken yeni bir bakış açısı edindik. Gana’yı gezmek, ülkenin çeşitliliğini görmemizi sağlayarak onu daha iyi anlamamıza yardımcı oldu.
BİZİMLE KALANLAR
SASID projesi, yapı ya da sonuçlar açısından beklediğimiz gibi olmayabilir; ama bu, bizi değiştirmediği anlamına gelmiyor. Bazen gönüllülüğün en değerli kısmı yaptıkların değil, yaşadıkların ve öğrendiklerindir. Gana’dan pek çok soruyla, uluslararası iş birliği konusunda daha derin bir bilgiyle ve daha eleştirel, daha bilinçli bir bakış açısıyla ayrılıyoruz. Ama her şeyden önemlisi, unutulmaz anılarla, beklenmedik dostluklarla ve de kalbimizde Gana’dan küçük bir parçayla ayrılıyoruz. Buraya öğretmeye ya da yardım etmeye geldiğimizi düşünmüştük — ama sonunda en çok öğreten Gana oldu.
Lucía Torres ve Paola Lirio, SASID gönüllüleri.